15 Ekim 2018 Pazartesi

Rahip BRUNSON ve Bizim Gariban Hakan ATİLLA "Mehmet Arif Demirer: Gazeteci-Yayıncı, Araştırmacı-Yazar" ERDOĞAN ve KILIÇDAROĞLU MARSHALL YARDIMLARI KONUSUNDA BULUŞTULAR

RAHİP BRUNSON ve BİZİM GARİBAN HAKAN ATİLLA
Mehmet Arif Demirer
Gazeteci-Yayıncı, Araştırmacı-Yazar
12 Ekim öncesi: ABD Başkanı Trump"PastörBrunson ile ilgili çok çalışıyoruz. Düşüncelerim ve dualarım Brunson'la. Çok yakında güvenli bir şekilde evine döneceğini umuyoruz."
12 Ekim günü İddia Makamındaki C. Savcısının nihai talepleri: 10 yıl hapis ve adli kontrolün kaldırılması.
12 Ekim günü bağımsız mahkemenin kararı: Üç yıl hapis ve tahliye.
13 Ekim günü Beyaz Saray’da Brunson’u ağırlarken Trump: “Bir süre önce sizi cezaevinden ev hapsine geçirmeyi sağladık. İki ay önce çözeceğimizi sanıyorduk… Türkiye ile ilişkilerimiz harika olabilir… kendisine bunu mümkün kıldığı için teşekkür ediyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan için de kolay değildi…”
13 Ekim günü AKP sözcüsü Ömer Çelik: “Dayatmalara, tehditlere prim vermedik.”
13 Ekim günü Cumhurbaşkanı Erdoğan: “CHP’nin İş Bankası hisselerinin Hazine’ye devrini sağlayacağız.”
14 Ekim günü Bahçeli’nin ORTADOĞU Gazetesinde manşet: O “İş” bitmiştir. Manşetin solunda bir fotoğraf: Cumhurbaşkanı Erdoğan; sağında bir fotoğraf: Müttefik Bahçeli.
Bu tablodaki eksik aktörler: Bizim gariban Hakan Atilla. İtirafçı Zarrab. Zarrab’dan rüşvet aldıkları iddia dilenler. 74 yaşındaki müebbet cezalı Nazlı Ilıcak. 23-23 yaşlarında, anaları babaları 15 yaşında iken TSK’ne, “Biz oğlumuzu en iyi bir şekilde vatan evladı olması için yetişirdik. Sana emanet ediyoruz. Sen de eğitimini en iyi şekilde tamamla ve ordumuza şerefli bir Türk subayı olarak hazırla.” diyerek teslim ettikleri yüzlerce Hava Harp Okulu öğrencisi. Onlar da Anayasayı ihlal ve darbeye teşebbüs suçundan ‘ömür boyu hükmü’ ile Silivri’deler.
Akla gelen ve cevapsız kalan sorular:
Zarrab’ın yurtdışına çıkışına neden izin verdik?
Ardından Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atila’yi neden ABD’ye gönderdik?
Hakan Atilla’nın tutuklu yargılanmasına, 32 ay hapis cezası almasında neden sustuk? Suçlu olduğunu mu kabul ettik? Öyle ise suçlu olduğunu bildiğimiz bir kamu görevlisini neden kendimiz yargılamadık?
74 yaşında bir kişinin, Brunson gibi evinde adli kontrol altında tutulmak şartı ile cezaevinden tahliyesini neden düşünmüyoruz?
15 yaşında TSK’ne teslim (emanet) edilen yüzlerce gencin eğitimini (eğer gerçekten darbeci oldularsa) yanlış yapanların cezalandırılması gerekirken neden yüzlerce gencin hayatını zehir ediyoruz?
Yargının gerçekten bağımsız ve vicdan sahibi olduğuna inanıyor muyuz?
Her iş bitti de İŞ Bankasının ATATÜRK hisseleri mi geldi gündeme?
Ne güzel enflasyonla topyekun savaş hızla devam ederken, hazır çeşitli kuruluşlar % 10 indirim talimatına uymak üzere yarışıyorlarken, dolar 6 liranın altına inmiş iken yeni ir gerginliğe ne gerek vardı?
T. C. Vatandaşları bir gün olsun akşam haberleri izlerken; yeni şehit bilgileri, iktidar-muhalefet polemikleri, “Fırat’ın Doğusu tehditleri” ile karşılaşmasalar iyi olmaz mı?
Son soru: 2017 Referandumunda EVET diyenlerin yüzde kaçı Türkiye’de yargının bağımsız olduğuna inanıyor? Tahminimi ekleyeyim: Yüzde yüzü !
13.10.2018 18:24 | Son Güncelleme:13.10.2018-18:55
AA
Son dakika | Erdoğan'dan Trump'a: Umuyorum ki ABD ve Türkiye iş birliğine devam eder
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD'li din adamı Andrew Craig Brunson hakkındaki mahkeme kararına ilişkin, "Sayın Başkan Trump, her zaman vurguladığım gibi Türk yargısı kararını bağımsız bir şekilde verdi." değerlendirmesini yaptı.
Erdoğan, ABD ile olan ilişkiler konusunda da 'Umuyorum ki ABD ve Türkiye iki müttefike yakışır biçimde iş birliğine devam eder' dedi.
Donald J. Trump
✔@realDonaldTrump
Pastor Andrew Brunson, released by Turkey, will be with me in the Oval Office at 2:30 P.M. (this afternoon). It will be wonderful to see and meet him. He is a great Christian who has been through such a tough experience. I would like to thank President @RT_Erdogan for his help!
17:06 - 13 Eki 2018
***
ERDOĞAN ve KILIÇDAROĞLU MARSHALL YARDIMLARI KONUSUNDA BULUŞTULAR
Mehmet Arif Demirer
Gazeteci-Yayıncı, 
Araştırmacı-Yazar
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Ekim 2018 günü, (8 Ekim tarihli Hürriyet’ten alıntı):
“Hani bu meşhur Marshall yardımı meselesi var. Bu yardımın da öncülerinden biri de İnönü’dür. İnönü’nün o işe sadakati, bağlılığı o kadar ileridir ki, bakınız burada İnönü’yü görüyorsunuz, herhalde elindeki bayrağı da görüyorsunuz. Elindeki bayrak dikkat edin Türk bayrağı değil, Amerika… İnönü’nün ülkenim başında bulunduğu dönemde Amerikan yardımları bahane edilerek tüm stratejik savunma sanayi projelerimiz iptal edilmiş, araştırma geliştirme, üretim faaliyetleri durdurulmuş, fabrikaların kapısına kilit vurulmuştur. 4 Temmuz 1948 tarihinden itibaren Türkiye, Marshall yardımları almaya başladı. Buyurun Bay Kemal, hatırlatayım diye gösteriyorum.” Gösterilen İnönü’nün bayraklı fotoğrafı idi.
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Uğur Dündar ile yaptığı söyleşide:
“Kayseri’de 1925’te uçak fabrikası kurduk… Sonra Marshall Yardımı başladı; bize şunu söylediler, ‘ne gerek var uçak üretiyorsunuz, ne gerek var gemi yapıyorsunuz, size uçak verelim, size gemi verelim.’ Uçak fabrikalarını, tersaneleri kapattık. Ulusal değerlerimizi körelten Marshall Yardımlarıdır.”(Haziran 2017) İnönü mü kapatmış bunları???
Bu da ATATÜRK’ün Bayar’a kurdurduğu Türkiye İş Bankasının saygın yayım kuruluşu Kültür Yayınlarının dört baskı yapan Mustafa Kemal’in Uçakları kitabından alıntı:
“…Türkiye’ninhiç ihtiyacı olmadığı halde 1947 yılında ABD ile Marshall yardımı adı altında antlaşma yapılarak Türkiye farkında olmadan bağımlı hale getirilmiştir…”
Bunlar da gerçekler: (Karayolu-Demiryolu Dengesinin Tarihçesi kitabımda yayımlanmıştır)
Marshall Yardımları, 2. Dünya Savaşı nedeniyle çöken Avrupa ekonomisini ayağa kaldırmak amacı ile, Savaş’a katılan Avrupa ülkelerine, onların sunacakları yatırım projeleri için kaynak oluşturmak (kredi ve/veya hibe) üzere Truman’nın Dışişleri Bakanı olarak atadığı Marshall tarafından tasarlanmıştı. Türkiye’nin sunduğu 616 milyon dolarlık projeler için talebi, “Siz Savaş’a katılmadınız, bu fondan yararlanamazsınız” diye geri çevrilmişti.
Osmanlı’nın perişan, aç ve çıplak bıraktığı Türkiye, Kurtuluş Savaşı’nın ardından ATATÜRK döneminde kendini biraz toparlamış,2. Dünya Savaşı’nın ekonomide yarattığı olumsuzlukları atlatmış ve Soğuk Savaş başlarken (1946 – 1948) Doğu Avrupa’yı işgal etmiş kuzey komşusunun gözlerini diktiği ve notalar vererek ısrarla Boğazlarda Ortak Yönetim (İstanbul ve Çanakkale’de Sovyet bayrağı ve donanması) taleplerini mertçe geri çevirmişti. Bir şeker fabrikası kuracak kadar (10 milyon dolar) dövizi ve kaynağı yoktu. Şeker tüketimini kısmak için fiyatlara % 60 zam yapmıştı. İşte bu ekonomik yetersizlikler içinde, Savaş nedeniyle ekonomisinin çok kötü olduğunu gerekçe göstererek, Marshall Planı kapsamına alınmak için ISRARLI ve RİCACI oldu. Bkz. 2 Şubat 1948 tarihli TBMM Tutanakları.
İşte Türkiye’nin 4 Temmuz 1948 günü ABD ile imzaladığı ikinci ikili antlaşma, Ekonomik İş Birliği Antlaşması, uzun süren görüşmelerden sonra ilk dilimi 10 milyon dolar olan bir kredi antlaşması idi. Antlaşmayı Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak ile Bakanlığın Dış Ticaret Genel Müdürü, 38 yaşındaki, Fatin Rüştü Zorlu imzalamıştı.
O tarihte ne “stratejik savunma sanayi projelerimiz, ne de AR-GE çalışmalarımız vardı. Az sayıdaki fabrikalar üç vardiya çalışıyordu. 1952 sonuna kadar hibe ve kredi olarak tahsil edilen Marshall Yardımı 373 milyon dolar olup Dışişleri Bakanlığı tarafından ayrıntılı bir şekilde yayımlanmıştır: Türkiye’de Marşal Planı başlığı ile.
SONSÖZ: Marshall Yardımlarını yanlış yorumlamak, Türkiye-ABD ilişkilerini olumsuz etkilemekten başka bir işe yaramaz.

11 Ekim 2018 Perşembe

“Menderes sorumsuzca para bastı enflasyon da azdı” MEHMET ARİF DEMİRER (Ankara: 11 Ekim 2018 Perşembe, ANAYURT GAZETESİ)

“Menderes sorumsuzca para bastı enflasyon da azdı”
Mehmet Arif DEMİRER
Gazeteci, Araştırmacı-Yazar
Ankara: 11 Ekim 2018 Perşembe, ANAYURT GAZETESİ 
27 Mayıs’tan sonra çok sık tekrarlanmıştır bu iddia. Sinan Meydan da yazısında bu tür kulaktan dolma bilgileri şekerin 1955 yılında karneye bağlanması ile irtibatlandırmıştır:
“1954’teki kuraklık nedeniyle tarımsal üretim % 20 oranında düştü. 
Öyle ki, Türkiye 1954’de buğday ithal etmek zorunda kaldı. 
Birçok mal karaborsaya düştü. 1954 sonunda piyasada nal çivisi bulunmuyordu. 14 Mart 1955’de kişi başına 250 gr şeker dağıtımı başladı.”
Şimdi gerçeklere bakalım ve şeker ile başlayalım. 1950 yılı başında şekeri fiyatı 160 krş/kg idi. Üretim (ATATÜRK döneminden kalan dört fabrikada) zorlanarak, 137 bin tona çıkmıştı. Karaborsa ya da şeker bulamama sorunu yoktu.
1953 yılında Adapazarı, 1954 yılında Amasya, Konya ve Kütahya fabrikalarının yatırımları tamamlanarak üretime geçmeleri sağlanmıştı. Bunlar ATATÜRK Döneminde kurulan şeker fabrikalarından daha büyük kapasiteli fabrikalardı.
1954/155 şeker üretimi 370 bin tona çıkmıştı.
Buna rağmen 1955 yılı Mart ayında şeker neden talebi karşılayamamıştı da dağıtımı sınırlanmıştı? (Fiyatı 1950 yılının ikinci yarısından beri değişmemişti: 130 krş)
Bu soru elli yıldır ne sorulmuş ne de cevabı aranmıştır !
Karayolu – Demiryolu Dengesinin Tarihçesi, 1923 – 2015 başlıklı kitabımda ayrıntılı bir şekilde anlattığım gibi, ellili yılların ortalarından itibaren artan motorlu taşıt araçları (traktör, kamyon ve tenteli Jeep taksiler) ve köy yollarının yapımının hızlanması sonucu, daha önce ulusal üretimden pay alamamış (örneğin, şeker ile tanışmamış) köylü tüketici konumuna geçmeye başlamıştı. 1950’de 16 milyon köylü, 5 milyon kentli var iken 1955 yılında bir yanda genel nüfus artışı öte yanda yeni kurulmaya başlayan köy bakkalları sayesinde ulusal üretimden köylü nüfus da payını almaya başlayınca hiçbir mal yetmez olmuştu.
Ancak; 1956 yılı sonunda Kayseri, Burdur, Susurluk, Erzurum, Erzincan, Elazığ ve Malatya şeker fabrikaları da üretime başladıktan sonra, 1960 yılında 28 milyona çok yaklaşmış olan genel nüfusun tamamı şeker tüketebilmiş ve darboğaz sona ermişti. 1960 şeker üretimi 644 bin ton olmuştu. Türkiye 1950 – 1960 arasında çok hızlı büyümüştür. Üç çarpıcı örnek (rakamlar yuvarlanarak):
Toplam Bitkisel Üretim (Buğday – arpa, elma – armut, üzüm – zeytin vs.) 15 milyon tondan 35 milyon tona çıkmıştır.
Sanayide tüketilen elektrik enerjisi: 500 milyon kwst’ten 1 750 000 kwst’ ‘e yükselmiştir.
Çimento üretimi: 400 bin tondan 2 040 bin tona çıkmıştır.

Bunlar 8 milyar dolar karşılığı toplam yatırım sayesinde gerçekleşmiştir. O tarihte en büyük yatırım, ilk kapasitesi 500 bin ton yassı çelik (saç) olan ERDEMİR yatırımı, 300 milyon $ idi.
Bütün bu gerçekler 27 Mayıs’tan sonra yalnız Yassıada rezaleti tartışıldığı, Demokrat Parti iktidarı döneminde Menderes Hükümetlerinin yaptıkları hiç anlatılmadığı, belgelenmediği için, Sinan Meydan gibi Atatürkçüler ATATÜRK’ü tekellerine almış, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ı 1961’deki idamlar yetmezmiş gibi sürekli asmaya devam etmişlerdi.

9 Ekim 2018 Salı

Bindikleri Dalı Kesenler-1.2 "Mehmet Arif Demirer Gazeteci, Araştırmacı-Yazar" Menderes’i 17 Eylül 1961 günü astık. Yetmedi. Çeşitli sanal gerekçelerle sık sık yeniden asmaya devam ediyoruz. Menderes karşıtlığı (düşmanlığı?) kanser gibi çaresiz bir hastalık. Bir kere yakalandın mı kurtulamıyorsun.

BİNDİKLERİ DALI KESENLER-1
MEHMET ARİF DEMİRER
Gazeteci-Yayıncı
Araştırmacı-Yazar
Menderes’i 17 Eylül 1961 günü astık. Yetmedi. Çeşitli sanal gerekçelerle sık sık yeniden asmaya devam ediyoruz. Menderes karşıtlığı (düşmanlığı?) kanser gibi çaresi olmayan bir hastalık. Bir kere yakalandın mı kurtulamıyorsun.
Bir örnek: ATATÜRK’ün, söylemediği şeyleri söylediğini iddia ederek manşetler atan SÖZCÜ Gazetesinin (30 Ağustos 2012. Birinci sayfanın tamamını kaplayan kalpaklı fotoğrafı ile 13 Temmuz 1923 günü söylediği iddia edilen sözler) köşe yazarı Sinan Meydan. 1 Ekim günü yayımlanan köşe yazısında yine Menderes – Erdoğan, DP – AKP benzetmesi yapmış.
ATATÜRK’ü tekellerinde görmek isteyenlerin görmek istemedikleri gerçekleri birer birer hatırlayalım:
Bayar’ın kurduğu ve Genel Başkan olarak iktidara taşıdığı Demokrat Parti ve Başbakan Menderes;
1950 yılında, iktidara gelir gelmez çıkardığı iki Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile devlet dairelerinde yalnız ATATÜRK fotoğraflarının asılı bulunmasını sağladı.
25 Temmuz 1951 tarihinde ATATÜRK’ün Devrimlerini koruyacak 5816 sayılı kanunu çıkardı.
10 Kasım 1953 günü 15 yıldır sandıkta bekletilen ATATÜRK’ü muhteşem bir törenle (oradaydım, merdivenlerde görevli izci olarak) vatan toprağına kavuşturdu. İktidara geldiğinde Anıt Kabir inşaatında mozole ara kat seviyesinde iken 8 Ağustos 1950’de çatı betonu dökülmüş, kaba inşaat tamamlanmıştı. 6 Haziran’da inşaatı gezen Bayar ve Menderes Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarı İnşaat Yüksek Mühendisi Muammer Çavuşoğlu’na (Nazlı Ilıcak’ın babası) kesin talimat vermişlerdi: “10 Kasım 1953 gününe yetiştirilecek.”
29 Ocak 1954. ABD Başkanı Eisenhower’ın konuğu T. C. Cumhurbaşkanı Bayar, Kongre Kütüphanesine Türkiye’den getirdiği armağanı teslim etti: ATATÜRK’ün üç cilt NUTKU.
12 Şubat 1954. T. C. Başbakanı Menderes, bir mektup yazarak Dünya Bankası Türkiye Temsilciliğini kapattırdı. Temsilci Lieftinck’i de kovdu. Nedeni; CHP iktidarının son yılında Dünya Bankasına sipariş edilen, 1951 yılında tamamlanarak Menderes’e verilen, verilirken de “Bu senin ekonomi planın, dışına çıkmak yok” denilen Barker Planı dayatması ve Plan ilkeleri doğrultusunda büyük projeler kredilendirilmeyeceği için Gediz Nehri üzerinde kurulacak Demirköprü Barajı için kredi vermeyeceklerini Hükümete değil de ABD’yi ziyaret etmekte bulunan T. C. Cumhurbaşkanı Bayar’a tebliğ etmiş olmaları idi.
300 milyon dolar ek kredi talebine gelince. Evet Menderes, 1954 yılında ABD’yi ziyaret ettiğinde bu ek krediyi talep etmişti. Evet, bu talep karşılanmamıştı. Çünkü Kongre, Türkiye’nin büyümesini ve sanayileşmesini istemiyordu. Bunu da New York Times’da WellesHangen sık sık yazıyordu.
Ne zaman ki, Irak’ta kanlı 14 Temmuz 1958 ihtilali oldu, Türkiye’nin jeopolitik konumun önemi bir kat arttı ve 20 gün sonra kredi fazlasıyla (359 milyon dolar nakit ve 400 milyon dolar birikmiş ithalat borçlarının 1961 sonrasına ertelenmesi) gümüş tepsi üzerinde sunuldu.
Bu arada acil yatırımların (şeker ve çimento fabrikaları) çoğu tamamlanmış olduğu için 1946 yılında sabitlenmiş olan dolar kuru (2.80 TL/dolar) terk edilerek katlı kur sistemine geçildi. TL, ithalatta % 221 oranında devalüe edildi. Ayrıca bir sıkı para politikası uygulaması başlatıldı. % 221 devalüasyona rağmen 1959 enflasyonu % 15.6 oldu.
Bu gelişmelerden sonra Türkiye’nin başka kaynaklardan kredi aramak gibi bir sorunu kalmadı. 27 Mayıs’tan önceki beş ayda Türkiye’ye ABD’den çok ciddi boyutta yatırım sermayesi geldi. Yarın: Zorlu’nun yönlendirdiği dış politika ile DP iktidarı nereye gidiyordu ?
BİNDİKLERİ DALI KESENLER–2
MEHMET ARİF DEMİRER
Gazeteci-Yayıncı
Araştırmacı-Yazar
Zorlu, 1955 yılından itibaren fiilen, 1957 yılından sonra ise resmen Dış İşleri Bakanı idi. Denktaş’ın tanımlaması ile, “O’nu, BM’de Genel Kurula ve Güvenlik Konseyi’ne hitap ederken izledim. Konuşan, kişi değil, Türkiye’ydi sanki, hem de Atatürk’ün egemenlikten taviz vermeyen Türkiye’si”idi.
Zorlu, Adnan Menderes Hükümeti’ni Kıbrıs’ta TMT’nin kurulmasına, Uzak Doğu ile ilgilenmeye, Hindistan ile ilişkiler kurulmasına ikna etmiş ve 1958 yılından itibaren bu alanlarda ilk adımlar atılmıştı.
1959 yılında ABD, NATO müttefiklerine danışmadan, Sovyetler Birliği ile buzları eritmek görüşmeleri başlatınca, Zorlu Bayar ve Menderes’e, “Madem ki, ABD bu yönde bir adım atmıştır, Sovyetler Birliği ile en uzun sınırı bulunan ülke Türkiye’dir. Biz de kimseden izin almadan bu ülke ile ‘normal komşuluk’ ilişkileri başlatalım,” diyerek Sağlık Bakanı Dr. Lütfü Kırdar’ın Arsalık ayında Moskova’ya gitmesini sağlamış ve dönüşünde getirdiği öneriler doğrultusunda ilk olarak veteriner ilişkileri ile görüşmelere başlanabileceğini önce Sovyet Büyükelçisine, daha sonra (1960 Nisan ayında) ABD Büyükelçisine bildirmişti. Sovyet Büyükelçisinin kredi teklifi de nezaket kuralları çerçevesinde reddedilmişti.
“Menderes, Moskova’ya kredi dilenmeye gidecekti. ABD kızdı ve CIA 27 Mayıs’ı yaptırdı” diyenler hem cahil hem de yalancıdırlar.
Bu konuda son nokta 27 Mayıs’tan üç gün öncesine kadar Ankara’da ağırladığımız Nehru’nun dört günlük ziyareti idi. Nehru, dünyadaki Bağlantısız Ülkeler topluluğunun de facto lideri idi. Türkiye ise hem NATO üyesi hem de Pakistan’ın CENTO müttefiki idi. İşte o Nehru Türkiye’nin yeni dış politika eğilimine (NATO-CENTO üyesi ama ATATÜRK çizgisine de sımsıkı bağlı: Yurtta Sulh – Cihanda Sulh) saygı duyduğu için bir NATO üyesi ülkesinin Başbakanı Menderes’i ziyaret etmişti.
27 Mayıs ilebu hassas dengeler değişti. 
Türkeş o sabah: “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız.”
“Menderes, Türkiye’yi gırtlağına kadar borç batağına sürükledi” sürükledi iddiasına gelince… Menderes’in devir aldığı dış borç: 916 milyon dolar.Menderes’in devrettiği dış borç: 1 milyar 38 milyon dolar.
Fark: 122 milyon dolar artış. Kaynak: DPT Yayını Kalkınan Türkiye, Yayın No 772, sf. 14
Buna karşı Menderes’in gerçekleştirdiği (tamamlayıp üretime geirdiği) yatırımların tutarı (dolar olarak) 8 milyar dolar. Kaynak: DPT, Birinci Beş Yıllık Plan, sayfa 16.
Şimdi sıra yazının başlığında: Bindikleri Dalı Kesenler. Örneğin, “ATATÜRK’ün kurduğu uçak fabrikalarını Menderes kapattı” ya da “ATATÜRK, İstikbal Göklerdedir dedi, Tayyare Cemiyeti’nin açılış töreninde” diye yazan/konuşan SÖZCÜ yazarı Sinan Meydan. Sağlam bir Atatürkçüdür.
Önce istatistik bilgi: 1950 -2018 yılları arasında yapılan tüm milletvekili seçimlerinde CHP’nin aldığı oyların ortalaması (Ecevit’in zirve yapan 1973 ve 1977 oyları dahil) % 29’ın altında. Muharrem İnce de o kadar desteğe rağmen % 30’da kaldı.
Bu durumda tabanları Necip Fazıl Bulvarında buluşan AKP – MHP ittifakı ilelebet iktidarda, Türkiye de Tek Adam Yönetiminde kalır.
Eğer Cumhuriyetçi, laik ve demokratik bir Türkiye’de yaşamak istiyorsanız Menderes – Erdoğan, DP – AKP benzetmelerinden (ki, çok yanlıştır) vaz geçerek Cumhuriyetçileri temsilen CHP ile Demokratları temsilen Bayar- Menderes DP’sini, onu devam ettiren gerçek Merkez Sağ seçmenini, bu uğurda bir araya getireceksiniz, bindiğiniz dalları keserek, karşı karşıya getirmek yerine. NOKTA.
Bir sonraki yazı: 
Ellili yılların ortasında 1954 – 1958, enflasyon niye yükseldi, 1955 yılında şeker neden karneye bağlandı?

4 Ekim 2018 Perşembe

Üçüncü Hava Limanı'nın Adı, ‘CUMHURİYET’ Olsun "Mehmet Arif DEMİRER Gazeteci-Yayıncı, Araştırmacı-Yazar" - Orta Vadeli Programda’da 3D Vurgusu - Amerikalı Mühendis İş Adamı THORNBURG’un "FORTUNE DERGİSİ MAKALESİNİN (Ekim 1947) SON İKİ PARAGRAFI"

ÜÇÜNCÜ HAVA LİMANININ ADI, ‘CUMHURİYET’ OLSUN
Mehmet Arif DEMİRER
Gazeteci-Yayıcı, Araştırmacı-Yazar
Madem ki, tesisi, 1976 yılında Erbakan’ın Milli Görüş yayınlarındaki (5 Kasım 1976, tarihli Sebil Dergisinin kapağnda, büyük karakterlerle) “29 Ekim’de Bayram Olmaz” beyanından çok farklı olarak en büyük bayram gününde açıyoruz, o zaman ATATÜRK’ün Onuncu Yıl Nutku’nda söylediği gibi hala daha en büyük eserimiz olan CUMHURİYETİMİZ’e saygımızı ve bağlılığımızı vurgulamak üzere açılışını 29Ekim 2018 günü görkemli bir şekilde yapacağımız Üçüncü Hava Limanımızın adı da CUMHURİYET olsun.
BAYAR’IN KURDUĞU BANKAYA EL ATARAK HALK BANKASINA BENZETMEK
SahtekarZarrrab’ı elimizden kaçırdık. ABD’ye ulaştığında gazaltına alındığını görmezlikten geldik ve Zarrab’tan hemen sonra Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı gariban Hakan Atilla’yı görevlendirerek ABD’ye gönderdik. Tutuklandı, yargılandı, Zarrab’ın pis işleri nedeni ile 32 ay hapis cezası aldı. Şimdi bir Amerikan cezaevinde yatıyor.
ATATÜRK, 1924 yılında Hindistan Müslümanlarının Kurtuluş Savaşı ihtiyaçlarını karşılamak üzere gönderdikleri paradan üzerinde kalan 250 bin lira ile Celal Bayar’a bir banka kurdurdu: Türkiye İş Bankası.
5 Eylül 1938 günü Dolmabahçe’de noter önünde imzaladığı vasiyetinin Banka’daki hisseleri ile ilgili bölümünü veriyorum:
“Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleri ile Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul emvalimi C. H. Partisine atideki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:
1. Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır…
6. Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir. K. ATATÜRK”
Aradan 80 yıl geçti. Eylül, 2018. Ekonomide Cumhurbaşkanlığı sözcüsünün deyimi ile ‘Türbulans’ yaşıyoruz. Dolar 6.3 lira,domates ile yarışıyor. Katar’ın hediye ettiği 500 milyon dolarlık uçağı tartışıyoruz.
Zarrab’ın eşi ABD’ye gitti. Zarrab’ın da New York’ta çekilmiş fotoğrafları yayımlandı. Hazine Bakanı “Bundan sonra Denge, Disiplin ve Değişim” diyor. İşte tam bu kritik dönemeçte aklımıza T. İŞ Bankası’nın Vasiyet ile CHP’ye devredilen %28 hissesi geliveriyor. Yeni Şafak’ın manşetindeki mesaj çok açık: “Derhal Hazine’ye devredilsin.” Ki, Hazine; bankanın iç işlerine elini uzatsın, yavaş yavaş Halk Bankası’na benzetsin.
CHP – DP ilişkilerinin en gergin olduğu dönemde bile bankanın içişlerine müdahale edilmemişti. Tersine 1956 yılında kurulan Kültür Yayınlarının başına CHP eski Milli Eğitim Bakanı atanmıştı. Demokrat Parti iktidarı, Banka’nın kültür işleri ve yayımcılık kuruluşunun başına bir eski DP bakan veya milletvekilinin değil, CHP’nin yıllarca Milli Eğitim Bakanlığını yapmış, üstelik Köy Enstitüleri girişimini başlatmı,ş bir kişinin getirilmesini engellememişti.
Ayrıca ortada bir de ATATÜRK’ün noter önünde imzaladığı vasiyet var. Hiç önemli değil, “Kriz yok, manipülasyon var” gibi “Vasiyet yok. Masiyet var üstelik imza da sahte (montaj)” diyerek geçiştirişin, olur biter.
Devlet Bankaları oldum olasıya gerektiği gibi yönetilmemişler, sürekli siyasi iktidarların çeşitli müdahalelerine muhatap olmuşlardır. Bunun en dramatik örneği Genel Müdür Yardımcısı ABD’de mahkeme kararı ile 32 ay hapse mahkum olan Halk Bankası’dır. Zarrab ile iş birliği yaparak yasadışı yollara sapmış, rüşvet alışverişlerine tanık olmuştur.
ATATÜRK’ün Bayar’a kurdurduğu Türkiye İş Bankası’na el atmaktan vaz geçin, üstelik o Vasiyet de VAR.
***
ORTA VADELİ PROGRAM’daÜÇ‘D’ VURGUSU
Mehmet Arif DEMİRER
Gazeteci-Yayıcı, Araştırmacı-Yazar
Hazine ve Maliye Bakanı’nın 20 Eylül günü açıkladığı Orta Vadeli Programda (OVP) üç ‘D’ vurgusu yapıldı: 
Denge – Disiplin – Değişim.
Yandaşlar da bu üç sözcüğü GURURLA manşetlerine taşıdılar.
“Durum böyle olunca Yorumu eklemek da bana düşer,” diye yazıyorum:
Bir ülkede kur beş ayda % 60artmışsa, enflasyon her türlü beklentileri aşarak yükselmiş ayrıca faizler, işsizlik ve dış borç da rahatsız eden boyutlarda ise seçimlerden sonra kurulan hükümette Para ve Ekonomi ile ilgili tüm sorumlulukları yüklenen kişi (Sayın Albayrak) orta vadeli bir plan açıklayarak üç D vurgusu yapınca, insan doğal olarak şöyle düşünüyor:
Demek ki, 16 yıldır bunlar yokmuş. Ekonomi dengede değilmiş. Maliye politikalarında disiplin yokmuş. Demek ki, ciddi bir değişim gerekiyormuş.
İşte Sayın Albayrak’ın açıkladığı OVP’nın ön yargısız düşünebilen vatandaşlarda (örneğin 16 Nisan Referandumunda HAYIR diyenler) bıraktığı izlenim bu.
ÇUMRA ŞEKER FABRİKASI
Türkiye’nin en büyük (Üretimi, yılda 300 bin ton şeker) ve en modern şeker fabrikası Konya Çumra’da. Bugünkü değeri 200 milyon dolar.
(Çumra Şeker Fabrikası gibi 5 şeker fabrikası kursak 1 milyar dolar ödeyeceğiz.)
Şimdi gelin, bu 200 milyon doları bir şeylerle karşılaştırarak değerlendirelim: Mesela, dış borçlarımızla. Türkiye’nin 31 Mart 2018 itibarı ile brüt dış borcu 467 milyar dolar.
16 yıl önce brüt dış borç 130 milyar dolar imiş. 16 yıllık artış, 337 milyar dolar. Bu para ile kaç Çumra Şeker Fabrikası kurulabilirdi? 337 x 5 = 1 685.
Eğer çeşitli sektörlerde, dünyanın en modern tesislerinden biri olan Çumra Şeker Fabrikası gibi, üretime yönelik 1 685 tesis kurmuş olsa idik, bugün “Denge-Disiplin-Değişim” yerine gündemde refaha yönelik çok farklı konular olurdu. İşsizlik diye bir sorunumuz olmazdı.
www.yeniakit.com.tr’den BİR ALINTI İLE 18 YIL GERİYE BAKARSAK
“Gaziler Günü’nde ekonomik saldırıya değinen Başkan Erdoğan,‘Kriz filan, sakın ha bunlara aldırmayın, bunların hepsi manipülasyondur, bizde kriz filan yok, güçlenerek geleceğe yürüyoruz’ diye konuştu.” 20 Eylül 2018.
2 Aralık 2000 tarihinde T. C. Başbakan Yardımcısı Mesut yılmaz da o günün ‘Kriz’i konusunda şöyle konuşmuştu:
“Kriz aşıldı, diyemem. Ama tamamen psikolojik bir krizdi. Reel nedenlere dayanmıyordu. Gerekli bütün tedbirler alındı…” 2 Aralık 2000 tarihinde 1 dolar 680 bin lira idi. (Altı sıfırı atınca 68 kuruş)
2 Aralık 2000’den 78 gün sonra (19 Şubat 2001) Türkiye “Eşi görülmemiş bir Kriz”e girdi. Dolar 1 milyon 300 bine (1.3 lira) fırladı. Korkunç bir işsizlik yaşandı. Okyanusun ötesinden Kemal Derviş diye bir adam geldi. IMF’in dayattığı bir dizi kanun çıkarttı TBMM’den
2001 yılında enflasyon % 70’e dayandı. Türkiye küçüldü. 2002 yılında yeni dengeler oluştu:dolar 1.5 lira, enflasyon %18 (düşme eğiliminde) brüt dış borç, 130 milyar dolar.
2001 yılında IMF vardı. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ne uçak hediye eden Katar var.
2001 yılında 34 bakanlı 57. Hükümet vardı: Ecevit – Bahçeli – Yılmaz koalisyonu.
Bugün AKP ile müttefiki MHP varlar. CHP ile İYİ Parti ise YOKLAR. Sorun da burada.***
***
Bu iki alıntıyı, Thornburg Raporunu okumadan, ‘Amerikan Reçetesi’ diye eleştiren kişilere (aralarında bir Prof. Dr. unvanlı Akademisyen ve T. İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan ve birkaç baskısı yapılan bir kitabın yazarı da var) ve Kültür Yayınları yönetimine ithaf ediyorum:
AMERİKALI MÜHENDİS İŞ ADAMI THORNBURG’unFORTUNE DERGİSİ MAKALESİNİN (Ekim 1947) SON İKİ PARAGRAFI
“There is perhaps no country in the World with potentialities richer than those that are locked up in Turkey today, together with fundamental conditions more favourable for their release and initial development. Not the least important is the character, the courage and the industry of the 19 million Turks. But their republic is young and they still have to make many decisions. These decisions will be theirs, but we have ours too, and one of ours has to do with the uses to which our resources shall be applied. Turkey’s case brings this question into sharp focus.

“If President Inönü’s recent declaration means an end to one-party dictatorship, if the ministers’ recent pledges to support free enterprise mean honest effort to develop it, and if Turkey requests our help in terms that bear out these intentions, then we have an opportunity we cannot afford to miss to invest not only our capital but our services, traditions, and ideals.” NOT: Fortune Makalesi, dahasonrayayımlanan Thornburg Raporu’nunkısabirözetidir.
Ahmed Emin Yalman’ın 1948 yılında VATAN gazetesinde yayımlanan çevirisi:
“Dünyada hiçbir memleket yoktur ki, inkişaf imkanları bakımından Türkiye kadar zengin ve istidatlı bulunsun.[1]Yeni yeni inkişafların kök tutması için bugünkü dünyanın hiçbir kısmı Türkiye kadar müsait şartlar arz etmiyor. Bu imkanların en mühimlerinden biri de on dokuz milyon Türk’ün seciyesi, cesareti ve dürüst çalışkanlığıdır.[2]

“Türk Cumhuriyeti henüz gençtir ve çok esaslı karar vermek vaziyetindedir. Kararları vermek Türklere ait bir meseledir. Bunun bizimle alakası olan tarafı; bir takım Amerikan maddi yardımlarının Türk davasını yürütmek bakımından ne şekilde kullanılmasının tayin edilmesidir. Bu mesele bugün Amerika’da umumun dikkatini çeken hararetli bir iş manzarasını almıştır.

“Eğer Başkan İsmet İnönü’nün son beyanatı[3]tek parti diktatörlüğüne nihayet verilmesi manasına geliyorsa, eğer hususi teşebbüse taraftar olduklarını son zamanlarda temin eden Türk Bakanları[4]bu sahanın inkişafı için samimi gayretler sarf ederlerse ve Türkiye bu husustaki iyi niyetlerini belirtmek sureti ile bizden yardım isterse; işte o zaman Türkiye’ye yalnız sermayemizi değil, aynı zamanda hizmetlerimizi, tecrübelerimizi ve ideallerimizi vermek için öyle bir imkan karşısında kalmış oluruz ki, bunun feda edilmesini kimse caiz görmez.”
[1]70 yıl sonra 467 milyar dolar dış borcu var.
[2] Fırsat budur, diyerek “ince belli bardakta çayı 18 liraya” satmıyormuş o 19 milyon Türk 1947 yılında. Dürüst ve çalışkanmış
[3] 12 Temmuz 1947. Aynı tarihte ilk Türk-Amerikan ikili anlaşma imzalanmıştı: Türkiye’ye 100 milyon dolarlık askeri malzeme yardımı antlaşması.
[4] Örneğin 1948 yılında Amerikalı Hilts ile Türkiye’de iş makinesi kullanılarak karayolu yapımcılığı hamlesini başlatacak Nihat Erim. Dış Ekonomik İlişkilerden sorumlu, Mehmet Barlas’ın babası, Cemil Sait Barlas.

11 Eylül 2018 Salı

TÜRKİYE NASIL YÜKSELİR? "Mehmet Arif Demirer" T. İş Bankası Kültür Yayınlarının yayımladığı Mustafa Kemal’in Uçakları’ndanüç alıntı.Bodrum Tic. Odası Başkanı Mahmut KOCADON’a açık mektup

TÜRKİYE NASIL YÜKSELİR?
T. İş Bankası KÜLTÜR Yayınlarının yayımladığı Mustafa Kemal’in Uçakları’ndanüç alıntı:
“Ne var ki; Hilts, Barker, ThornburglarMarshall yardımı tehdidi ile ısrarla raporlarının uygulanmasını sağlamışlardır.”
“1947 – 1955 yılları arasında Amerika’dan alınan uçak sayısı 1905 adettir. Bunların içinde çok az sayıda yardım vardır. Sadece F – 84 uçaklarından 850 adet alınması çok ilginçtir. Bu rakamlar bize ‘Türkiye Nasıl Yükselir?’ raporlarının gerçek yüzünü ispatlamaktadır.”
“Türkiye’ninhiç ihtiyacı olmadığı halde 1947 yılında ABD ile Marshall yardımı adı altında antlaşma yapılarak Türkiye farkında olmadan bağımlı hale getirilmiştir…”
1947 yılında ilan edilen Truman Doktrini ile kapsamında 12 Temmuz 1947 tarihinde Türkiye ile ABD arasında imzalanan bir ikili antlaşma ile Türkiye’ye 100 milyon dolar değerinde askeri yardım malzemesi verilmesi kararlaştırılmıştı. Daha sonra Türkiye’nin yol (yolsuzluk) durumunu gören Amerikalılar 100 milyon doların 5 milyonu ile yol yapımında kullanılan iş makineleri vermeyi önerdiler. Türkiye bu öneriyi kabul etti ve iş makinelerinin kullanımı ile ilgili olarak ABD Yol Dairesi yetkilisi HiltsAralık ayında Türkiye’ye geldi. Yapılacak 23 bin km devlet ve il yollarının güzergahları daha önce Bayındırlık Bakanlığı mühendisleri tarafından belirlenmişti. Hilts’in raporu sadece yol yapımı teknikleri ile ilgilidir.
Barker Raporu, talebimiz üzere Dünya Bankası tarafından hazırlanmış, 1951 Mayıs ayında Türkiye’ye sunulmuştur. Gerçekten bir dayatma idi. Menderes bu raporu uygulamadığı gibi, Dünya Bankasının Türkiye bürosunu kapattırdı ve temsilcisini de kovdu, Mart 1954.
Marshall Planı ise 2. Dünya Savaşı’na katılmış, şehirleri-fabrikaları yakılmış yıkılmış Avrupa ülkelerine yönelik bir Amerikan kredi sistemi idi. Türkiye Savaş’a katılmadığı için Plan kapsamına alınmamıştı. Türkiye’nin, Savaş’a girmemiş olsa bile, ekonomisi çok zayıf düşmüştü, acil yatırımları için hiç kaynağı yoktu. 1948 yılında Plan kapsamına alınması için çok ricacı oldu ve nihayet 4 Temmuz 1948’de imzalanan bir Ekonomik İş Birliği Antlaşması ile ilk dilimi 10 milyon dolar kredi olmak üzere Plan kapsamına alındı.
Bir Amerikan Vakfı (Yirminci Asır Vakfı), ABD’de merak uyandıran ülke Türkiye’de yatırım yapmak isteyecek ABD’li iş adamları ve kuruluşlara Türkiye hakkında bilgi vermek amacı ile deneyimli mühendis ve işadamı Thornburg’a Türkiye hakkında bir rapor hazırlatmıştı.
Thornburg ve Kanadalı Yardımcısı GrahamSpry, 1947 yılında Türkiye’de çok kapsamlı tetkikler yapmışlar ve 315 sayfalık raporlarını (Türkiye – Ekonomik bir Değerlendirme, 255 sayfa ana metin ve 60 sayfa tablolar) Vakf’a 1949 yılında sunmuşlardı. Rapor, 1968 yılında New York’da kitap olarak yayımlanmıştır.
Thornburg ayrıca Rapor’da ileri süreceği önerilerinin özetini 1947 yılı Ekim ayında Fortune Dergisinde uzunca bir makale olarak, Vatan Gazetesi de bu makalenin çevirisini ‘Türkiye Nasıl Yükselir ?’ başlığı ile yayımlamıştır.
Üç rapor ile Marshall Planı hakkında bu temel bilgilerden sonra Thornburg Raporu’nun Türkçe çevirileri hakkında bilgi: 1950 yılında iki çevri yayımlanmıştır: ‘Türkiye’nin Bugünkü Ekonomik Durumunun Tenkidi’, yayımcı belirtilmemiş, 149 sayfa ve Nebioğlu Yayınevi’nin 256 sayfadan oluşan çok yetersiz ve yanlışlar içeren ‘Türkiye Nasıl Yükselir?’ kitabı.
ATATÜRK’ün kurduğu bankanın KÜLTÜR yayınından yaptığım alıntıların kaynağı ‘Prof. Dr.’ unvanlı bir akademisyen. Türkiye kirli bilgilerle beslendiği için yanlış düşünen bir ülke.
*** 
BODRUM TİCARET ODASI BAŞKANI MAHMUT KOCADON’A AÇIK MEKTUP
Mahmut Serdar KOCADON
Arife günü (20.8) Amasra Çınar Restoran’da 25 liraya balık yerken, 15 liraya yarım litre fıçı bira içerken 26 çeşit ot ve sebzeden yapıldığı söylenen (ben 17 saydım) Amasra salatamızın keyfini çıkarırken Hürriyet’te Bodrum ile ilgili manşet şöyle idi: 9 Gün Fırsatçıları.
Hürriyet, Bodrum Ticaret Odası Başkanının “ince belli bardakta 18 liraya çay satan fırsatçıları” anlatan açıklamaları ile bir yaraya parmak basmıştı: Aç Gözlü Turizmciler.
Ben bugün o yarayı biraz mercek altında incelemek istiyorum.
Bodrum’a Bayramda 2 milyon kişinin geldiği haberleri yayımlandı. Bunun yarısını alarak bir hesap yaptım. Bu insanlar 9 günde otel ve yiyecek-içecek gideri olarak en az 1000 harcamış olsalar (ki, ince belli bardakta çay 18 lira idi ise 1000 lira yetmez bile) 1 milyon x 1000 eşittir 1 milyar lira. Yetmez mi? Amasra’nın tok gözlü turizmcileri için yeter.Bodrumfarklı.
Ne kadar farklı olduğunu 5 Eylül akşamı bir Bodrum restoranında liseden birlikte mezun olduğumuz 30 arkadaşımla yediğimiz akşam yemeğinde gördük:
Menü ve fiyat: Bir ince dilim kavun ile küçük bir parça beyaz peynir + 1 adet küçük Paçanga Böreği + Levrek ızgara (salata yok, 1 dilim soğan ve yeşillik) + 2 küçük şişe Tuborg Birası. Son olarak 1 tabak içinde irmik helvası ile 2 küçük kaşık getirdiler ve helvanın 2 kişi tarafından paylaşılacağı bilgisini verdiler. Yan yana oturan liseden iki arkadaş 80 yaşında irmik helvasını paylaşacaklardı. Fiyat: adam başı 100 lira artı 5 lira bahşiş.
Bu yemeği Amasra’da, biralar yarım litre olmak ve adam başına bir helva olmak üzere 60 liraya, Ankara’da ise 50 liraya yemek mümkün.
Bu akşam yemeğinin fiyatı; Yarımada’ya Bayram’da en az 1 milyar lira gelirden sonra, 30 kişilik bir grup için hesaplanmış fiyat. Ala Cart yiyecek olsanız en az % 25 daha pahalı.     
AÇ GÖZLÜ İNSANLARIN SUNDUĞU TURİZM HİZMETİ İLE TURİZM GELİŞEMEZ
Sayın Kocadon, Bodrum’a ilk Kıbrıs Barış Harekatıyazında (1974) de gelmiş ve hemen Bodrumlu olmuştuk. 1982 – 1988 yılları arasında tüm birikimlerimi Bodrum’a yatırmıştım:  Yalıkavak’taMonakus konaklama tesisi, Gümüşlük’te eski Karakoldan balık lokantası, Bodrum’un içinde 2 ev. Biri, 1988 yılında İngiltere’nin Fahri Konsolosluğuna atanmam nedeniyle Konsolosluk binası olarak kullanılmıştı. Toplam yatırım: 2.4 milyon dolar.  
Monakus tesislerini işleten şirketin adı, YALIKAVAK Turizm A.Ş., merkezi Ankara olduğu için Bodrum Ticaret Odası ile bir ilişkim olmadı. Ancak başta Yalıkavak Belediyesi olmak üzere ‘Belediye’ ile hep sorun yaşadım. Bu sorunlar derinleşirken Bodrum’un Karya geleneğinden gelen tok gözlülük de yavaş yavaş kayboldu. Aç gözlülük bir lahmacunu bayramda 50 liraya, sizin deyiminizle “ince belli bardakta çayı” 18 liraya sattırır oldu.
Aç gözlülük başka mesleklere de sıçradı. Mimarlar ve mahkeme bilirkişileri bu konuda yarıştılar. Türkiye Mimarlar Odası Genel Merkezi’nin 2014 yılında yaptırdığı bir Bilirkişi İncelemesi, Bodrum meslek odaları üyesi 4 teknik adamın mahkemeye sundukları bir bilirkişi raporunda çok ciddi yolsuzluklar bulunduğunu ortaya çıkardı. ‘Zaman Aşımı’ ile cezadan kurtulan bu kişiler hala daha aç gözlülüklerini sürdürebiliyorlar Bodrum Yarımadasında.
20 Ağustos tarihli Hürriyet’te aşırı fiyat uygulayanların, cezalandırılacaklarını belirtmişsiniz, eğer Odanız üyesi iseler. Ancak siz de biliyorsunuz ki, bugün Bodrum’da mal veya hizmet satan işletmelerin büyük çoğunluğu Odanız üyesi değil. O zaman çarpık mantık ile “Oda üyesi olmayanlar diledikleri fiyatı uygulayabilirler” sonucu çıkıyor, 105 lira aldığı müşterisinden yarım irmik helvasını esirgeyenler için.
Sayın Kocadon, sizi bilmem ama ben Tok Gözlü İnsanların Bodrum’unu çok özlüyorum.

7 Eylül 2018 Cuma

Yunan, Türkiye’yi teslim aldı Emin Pazarcı (AKŞAM; 07 Eylül 2018 Cuma) -Mehmet Arif Demirer ve rahmetli Mahmut Dikerdem gibi birkaç isim dışında olayın perde arkasını araştıran kimse çıkmadı!..

Yunan, Türkiye’yi teslim aldı!..
Emin Pazarcı
AKŞAM GAZETESİ
Ankara: 07 Eylül 2018 Cuma
Evet, operasyondu o. Yunan Derin Devleti’nin son derece planlı bir şekilde hazırladığı bir operasyondu. Başarıyla da sonuçlandı, Türkiye hemen teslim oldu, hatta planlı bir şekilde teslim alındı. Bugün bile acılarını çekiyoruz o gönüllü ve aptalca teslimiyetin.
6-7 Eylül Olayları’ndan bahsediyorum…
Üstelik, teslimiyet halen devam ediyor. 6-7 Eylüldenildiğinde başımızı öne eğiyoruz. FETÖ’cü Zaman Gazetesi’nde Mümtazer Türköne ne yazmışsa, biz de onu söylüyoruz:
“İstanbul’da, Ermeni ve Yahudilerin dükkânları, evleri, okulları ve mabetleri tahrip edildi, yağmalandı. Savaş gibi bir yıkım yaşandı.”
Oysa, o olay Yunan Derin Devleti’nin arkasına batılı bazı güçleri de alarak, bize karşı çektiği bir operasyondu. İçeride de sağlam destekçileri vardı.
***
Aradan tam 63 yıl geçti…
Mehmet Arif Demirer ve rahmetli Mahmut Dikerdem gibi birkaç isim dışında olayın perde arkasını araştıran kimse çıkmadı. Üzerimize vurulan damgayı silmek için çaba göstermeden bugünlere geldik.
Bakın, o büyük operasyon neydi ve arkasında kimler vardı…
29 Ağustos-8 Eylül 1955’te, Londra’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katıldığı Kıbrıs Konferansı toplanmıştı. Orada Lozan Barış Antlaşması’na dayanan Türk Tezi etkili olmuş, Yunan Heyeti panik halinde talimat almak için Atina’ya dönmüştü.
Lozan’da Türkiye, Kıbrıs Adası üzerindeki egemenliğini İngiltere’ye bırakmıştı. Belgenin altında Türkiye ve İngiltere’nin imzası vardı. Dolayısıyla, Yunanistan Kıbrıs konusunda taraf değildi. İngiltere, Kıbrıs üzerindeki haklarından kısmen veya tamamen vazgeçerse, Ada bize bırakılmalıydı.
Sıkışan Yunan Derin Devleti, hemen mesaiye başladı. 5 Eylül gecesi Selanik’teki Atatürk Müzesi’nde bir bomba patlattı. Doğal olarak Türkiye sert tepki gösterdi. Türk Heyet Başkanı Fatin Rüştü Zorlu, Londra’da Yunanistan’ı suçlayan bir açıklama yaptı. 6 Eylül’de de tepki olarak İstanbul’daki olaylar patladı. İlginçtir, 7 Eylül günü konferansta konuşan Yunan Dışişleri Bakanı, olayları duymamış gibi davrandı. Tek kelime bile etmedi. Çünkü, Türkiye operasyonun farkındaydı. Fatin Rüştü Zorlu, 7 Eylül akşamı Londra’da otelde bekleyen Yunan gazetecilere aynen şöyle dedi:
“Bütün bu işlerde failler ve suçlular sizsiniz.”
Yunanistan, o kargaşa arasında Türk Tezi’nin kabul görerek, Kıbrıs konusunda “taraf olmadığının” ilanını önledi ve Londra Konferansı, sonuç bildirisi bile yayımlamadan dağıldı.
İstanbul’daki 6 Eylül olayları ile baskı altına alınan Türkiye tezinde direnemedi ve operasyonun ilk ayağı başarıyla sonuçlandı.
***
Bu arada, eş zamanlı olarak “6 Eylül utancını Türkiye’nin üzerine yıkma operasyonu” yürütüldü…
Orada da Türk Basını ve Türk Yargısı kullanıldı.
Fatin Rüştü Zorlu’nun, İstanbul’daki 6 Eylül Olaylarında Yunanlıların parmağı olduğuna ilişkin sözleri görmezlikten gelindi. Sadece 9 Eylül tarihli Vatan Gazetesi’nde yer aldı.
Yayını; Yazı ve Belgeleri Görmek İçin
Sitenin DERGİLER Sayfasını Tık'layın.
Selanik’teki bomba olayı ise, özellikle Gökşin Sipahioğlu’nun Yazı İşleri Müdürü olduğu İstanbul Ekspres’in “ikinci baskısı” ile alabildiğine köpürtüldü ve kitleler tahrik edildi. İlginçtir, olaylar sırasında cüzi bir maaşla gazetecilik yapan Sipahioğlu, kısa süre sonra Fransa’da büyük bir haber ajansı olan Sıpa Press’in sahibi oldu!
6 Eylül’de sadece 4 saat süren olaylar, gazetelerde 2 gün sürmüş gibi verildi. Patrikhane ve Yunan Başkonsolosluğu çok sıkı korunmasına rağmen, oralara saldırıldığı haberleri yayımlandı.
Asıl ihanet, 1960 Darbecilerinin kurduğu Yassıada Mahkemesi’nden geldi. Menderes ve Zorlu’ya duyduğu kinle tutuşan Fuat Köprülü, Yunanistan ve Rumların iddialarını mahkemeye taşıdı. “Ata’nın Selanik’teki evini Menderes Bombalattı, 6-7 Eylül Olaylarını O düzenletti” ihbarında bulundu.
Yassıada Mahkemesi, bir hukuk skandalına imza atıp, 5 Ocak 1961’de, “6-7 Eylül Olaylarını T.C Dışişleri Bakanı ile T.C Başbakanının tertiplediğine” karar verdi. İhbarcı Fuat Köprülü de oğlu Orhan Köprülü, Devlet Başkanlığı kontenjanından Kurucu Meclis Üyeliğine atanarak ödüllendirildi. Hem de 27 Mayıs Darbesi sırasında DP İstanbul İl Başkanı olmasına rağmen!
"Kemalist-Demokrat TÜRKİYE Dergisi" (Bütün Gerçekler ve Bilinmeyenler Burada) 
6-7 Eylül ihanetinin hikâyesi budur işte.
Türkiye, kin ve düşmanlık, darbecilerin öç alma duyguları, menfaat, yabancılara yaranmak gibi sebeplerle Yunan Hançerini kendi bağrına sapladı. O ihanetin acılarını 63 yıldır millet olarak çekiyoruz biz.
Dikkat ettiniz mi, bugün de aynısı yapılmak isteniyor. Bu ülkedeki Erdoğan düşmanları, dışarıyla işbirliği içinde sürekli yeni oyunlar sahnelemeye çalışıyorlar. Aradaki tek fark başaramamaları!

3 Eylül 2018 Pazartesi

ANNAN KIBRIS’TA BARIŞ İÇİN YARARLI ŞEYLER Mİ YAPMIŞTI? "MEHMET ARİF DEMİRER" 2018 YILINDA STRATEJİK ORTAK OLAN RUSYA 27 MAYIS ÖNCESİ NEYDİ?

ANNAN KIBRIS’TA BARIŞ İÇİN YARARLI ŞEYLER Mİ YAPMIŞTI?
Kıbrıs uzmanı bir büyükelçi arkadaşımdan Kofi Annan hakkında aldığım bir e posta iletisini önemsediğim için aşağıda aynen veriyorum:
“Merhum Annan 5 versiyonu bulunan Planının ilk hazırlanış aşamasında Türk tarafından (Ankara ve Lefkoşa) saklı bir şekilde İngiltere'nin KIBRIS Özel Temsilcisi Sir David Hannay kanalı ile doğrudan Rum-Yunan kanadı ile çalışmış ve Türk tarafınıçeşitli emrivakilerle karşı karşıya bırakmıştır.
“3ncü, 4ncü ve nihai olarak 5nci versiyonlarda kerhen Türk tarafının bazı görüşlerini Hannay ve Amerikalıların izin verdiği ölçüde kale almıştır.
“En önemlisi, 24 Nisan 2004 de Referanduma sunulan Nihai Planı taraflaratakdim ederken yazmış olduğu Kapak Yazısındaki (CoveringLetter) kendi taahhütlerine sahip çıkmamıştır. Kapak Yazısında "taraflardan birince reddedildiği takdirde bu Plan yok hükmünde (NullandVoid) olacaktır dediği halde bu taahhüdünün arkasında durmamıştır.
“Ayrıca, Planın Rumlarca reddinden sonra BMGüvenlik Konseyine sunduğu kendi Raporu'nun Rus Vetosunu yemesinden sonra (BM de Genel Sekreterin bir Raporu'nun Güvenlik Konseyinde karara bağlanmadan rafa kaldırılması ve orada kalması fevkalade istisnai bir durumdur) Türk tarafına verilmiş olan sözlerin yerine getirilmesi konusunda hiç bir çaba harcamamıştır....
“Dolayısı ile Sayın CHP Genel Başkanı'nınMerhum Annan'a yöneltmiş olduğu "KIBRIS Sorununun çözümüne ilişkin gayretlerinin" takdiri ile ilgili sözlerinin geçerli hakkaniyet temelinden yoksun olduğu kanaatindeyim.”
Sayın Kılıçdaroğlu’nun, 2017 yılında Ankara – İstanbul Adalet yürüyüşünden kısa bir süre önce Can Dündar ile yaptığı bir söyleşide şöyle bir beyanı olmuştu: “Ulusal değerlerimizi körelten Marshall Yardımlarıdır.”
Başdanışmanı Sayın Recep Cengiz’e Marshall Planı hakkında elli sayfalık bir dosya göndermişve Sayın Kılıçdaroğlu’nun Marshall Planı hakkındaki, son derece yanlış, beyanını düzeltmesini talep etmiştim. Sayın Cengiz’den 21.6. 2017 tarihinde aldığım yanıt şöyle idi:
“Sayın Demirer teşekkür ederim.Dosyaları da aldım.Malum yoğunluğumuzu takdir edersiniz.En uygun zamanda inceleyip size döneceğim.”
Aradan 1 yıl, 2 ay ve 13 gün geçmiş. Dönen-mönen olmadı. Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı’nın Marshall Planı hakkındaki yanlış bilgisi düzeltilemedi.
Bu defa durum daha vahim. Kıbrıs konusu Türkiye’nin hem güvenlik hem de onur sorunu. Kofi Annan, yukarıda büyükelçi arkadaşımın diplomasi üslubu ile açıkladığı gibi Kofi Annan, Rumların ve İngilizlerin hazırladığı bir planı başta % 65 oranında “Yes Be Annem” diyen Kıbrıslı Türkler olmak üzere dünya kamuoyuna ‘Uygun bir Çözüm’ diye yutturmaya çalışmış, kötü niyetli, taahhütlerinin arkasında durmayan ikinci sınıf bir Birleşmiş Milletler bürokratı idi.
CHP Genel Başkanı’nın, eksik ve yanlış bildiklerini kontrol etmeden, bir bilene sormadan (partisinin bir Genel Başkanı emekli ve değerli bir diplomattır) Annan’ın gayretlerini takdir ettiğini açıklaması ve uyarıldıktan sonra bir düzeltme yapmaması yalnız CHP için değil, Türkiye için ciddi bir talihsizliktir.
24 Haziran seçiminden sonra bu partinin durumu bu talihsizliği yansıtmaktadır.
Hiçbir zaman CHP’li olmadım. Olsaydım bugün istifa ederdim ! 
***
2018 YILINDA STRATEJİK ORTAK OLAN RUSYA 27 MAYIS ÖNCESİ NEYDİ? 
27 Mayıs öncesi Türkiye’de önemli gelişmeler olmuştu:
1959 yılı Aralık ayında ABD Başkanı General Eisenhower’in Ankara’yı ziyaret ettiği tarihte T. C. Sağlık Bakanı Dr. Lütfi Kırdar, dört tıp profesörü arkadaşı ile Moskova’da, Sovyet tıp yetkilileri ile Türkiye – Sovyetler Birliği arasında normal komşuluk ilişkilerinin nasıl ve hangi konularda başlatılabileceğini görüşüyordu. Vardığı sonuç: “İlk aşamada,veteriner ilişkileri”
27 Mayıs öncesi Menderes’in katıldığı temel atma törenleri: 6 Ocak 1960’da, tek petrol rafinerimiz 330 bin ton/yıl kapasiteli Batman I iken, Mersin’de 3.2 milyon ton /yıl kapasiteli ATAŞ rafinerisi, 23 Nisan’da 1 milyon ton/yıl kapasiteli İPRAŞ (bugünkü TÜPRAŞ) rafinerisi ile SÜMERBANK’ın çelik boru fabrikası. ATAŞ, ABD ağırlıklı ve %100 yabancı sermayeli, İPRAŞ % 50 ABD ortaklığı, boru fabrikası ise Batı Almanya ile ortak bir yatırım idi. 11 Mayıs’ta Menderes Ankara 1. Noterlikte ERDEMİR yatırımını gerçekleştirecek şirketin kuruluşunu takip etmişti. ERDEMİR, 300 milyon dolarlık bir yatırım idi. Yabancı sermaye,lisansör ve dış kredi ABD’den idi.
1962 yılında Küba füze krizinde kritik işlevi olacak nükleer başlıklı ABD Jüpiter füzeleri Sovyetler Birliği’ne ciddi bir tehdit oluşturacak şekilde İzmir’de konuşlanmışlardı.
İşte bu konumda olan Türkiye, 15 Temmuz tarihinde Başbakan Menderes’in Moskova’ya gideceğini açıklamıştı. Sovyetlerle ziyaret esasları ve tarihi konusunda mutabık kaldıktan sonra Dışişleri Bakanı Zorlu, ABD Büyükelçisini makamına davet ederek kendisine Menderes’in Moskova’ya yapacağı ziyaret konusunda bilgi vermişti.
1960 yılında dünya üçe bölünmüştü:
Batı Bloku: NATO ülkeleri, ABD’ye yakın konumdakiAsya ve Güney Amerika ülkeleri.
Sovyetler Birliği önderliğindeki Komünist blok.
Bağlantısız ülkeler topluluğu. Bu ülkelerin lideri pozisyonundaki kişi Hindistan’ın saygın Başbakanı, Gandi’nin dava arkadaşı,Nehru idi.
DP’nin gazetesi ZAFER’in 19 – 23 Mayıs 1960 manşetleri:
19.5 – “Menderes Demirköprü tesislerini (Barajını) hizmete açtı” Bu barajı kredilendirmediği için 12 Şubat 1954 tarihli bir mektupla Menderes Dünya Bankası’nı Türkiye’den kovmuştu.
20.5 – “Ekselans PanditNehru bugün Ankara’ya geliyor” (Bir NATO ülkesine ilk ziyareti)
21.5 – “Hindistan Başvekili Nehru dün şehrimize geldi, ‘Bu ziyaretten çok memnunum’ dedi”
22.5 – “Türkiye ve Hindistan Sulh Yolunda aynı Azme Sahiptir”
23.5 -“Dünya Durumu, Türkiye ve Hindistan. Türk – Hind Müşterek Tebliği Neşredildi”
24.5 günü Ankara’dan İstanbul’a geçen Nehru aynı gün İstanbul’dan ayrıldı. 27 Mayıs öncesi dört gün Türkiye’de kalmış ve “Bir an önce seçime gidin” demişti.
Gelelim 2018 yılına. 25 Ağustos 2018, Hürriyet’in manşeti: “Rusya Stratejik bir Ortak” Türkiye’nin; bu ortağı yanı sıra, ABD’nin başındaki, Eisenhower’dan çok farklı, daha çok Hitler’e benzeyen, Başkanı ile bir Papaz sorunu ve 466 milyar dolar dış borcu var. Dolar devamlı değer kazanıyor. AB ile ilişkilerinde ise anlamsız ve gereksiz Tam Üyelikte ısrar ederken itibar yitiren 2018 Türkiye’si 1960’dan çok farklı.